
Her şeyin hızlı bir şekilde değiştiği, hatta yok olduğu dönemlerden geçiyoruz. Bugün sizlerle 1960’lı yılların ilk yarısını kapsayan ve önemli bir bölümü İstanbul-Şişli’de geçen çocukluğumla ilgili bazı anılarımı paylaşacağım. Anlatacaklarım ağırlıklı olarak ilkokul yaşamımla ilgili bazı anekdotlardan oluşacak.
1955’te İstanbul’da Şişli’de doğmuşum. Yaşamımın ilk yılları Osmanbey, Şişli ve baba tarafından ebeveynlerimin oturduğu 3. Levent arasında geçmiş. Doğduğum yer Halaskargazi Caddesi’nden başlayan Dr. Şevki Bey Sokak’ın o zamanlar son binası olan ve 1920’lerde Sadıkoğlu ailesi için İtalyan bir mimar tarafından tasarlanan bir köşk. Benim dünyaya geldiğim yıllarda burası Türkiye’nin ilk kadın jinekologlarından Dr. Pakize Tarzi tarafından doğum kliniği olarak kullanılıyormuş. Hangi odasında doğduğumu bile biliyorum. Önemli bir kişilik olsaydım herhalde odanın kapısına bir plaket asarlardı ama olmadı işte… Artık bir dahaki sefere…
Annem canı çok tatlı bir insandı. O zamanlar, herhalde riskleri nedeniyle olacak, hemen sezaryen seçeneği gündeme gelmediğinden, beni normal bir şekilde dünyaya getirmiş ama, sanki dünyada ilk doğumu kendisi yapıyormuş gibi olağanüstü telaşlanmış. Babam uzun yıllar o gün tüm Cumhuriyet Mahallesi inlemişti diye kendisine takılmıştır. Gece 23:00 sıralarında doğum tamamlanınca mahalle de uykuya çekilmiş.
1960 sonbaharında annemin isteğiyle yuvaya başladım. Teşvikiye karakolunun hemen karşısında yer alan Işık Lisesi’nin yuvasına kaydedildim. Topağacı’nın girişinde olan bu geniş parselde ‘L’ şeklinde yeni bir binada ilkokul, ortaokul ve lise yer alırken, ‘L’nin ortasında bir bahçe ve bahçenin Nişantaşı Ihlamur Yolu ile Teşvikiye Caddesi’nin kesiştiği köşesinde ise yine bir köşk yer alırdı. Yuva da bu köşkte faaliyet gösterirdi. Anlayacağınız, bir köşkte doğan bendeniz, okul yaşamıma da bir başka köşkte başladım.
Yuvaya başladıktan sonra, ilk on gün sürekli ağlamışım. Ben de, herkes yuvaya alışıp oyunlar oynamaya şarkılar söylemeye başladığında, bir köşede ağladığımı anımsıyorum. Travmalar kolay unutulmuyor işte… Ancak annemin ısrarı ile o yılı yuvada geçirmişim. Daha sonradan düşündüğümde ağlamakta ne kadar haklı olduğumu daha iyi anladım. Yuvadan sonra eğitim hayatım tam 21 yıl sürdü. Bu süreçte iyi hocaların yanı sıra pek çok ruh hastasıyla da karşılaştım. Şimdiki aklım olsa sadece ağlamaz bir fırsatını bulup okuldan kaçardım herhalde.
Yuvadan sonra ilkokula kaydedildim. İlkokulum Şişli Ondokuz Mayıs’tı. Annem yine uzun uzun araştırmış ve Nermin Öğretmen’in sınıfını hedef belirlemişti. Beş yıl beni okutan Nermin Hanım ile üniversite yıllarımda da temasım kaybolmadı, ta ki kendisi kanserden erken yaşta vefat edene kadar.
Şişli’deki evimiz, Halaskargazi Caddesi’nin Abide-i Hürriyet Caddesi tarafında, Perihan Sokak’taydı. Okulum ise Halaskargazi’nin diğer tarafında, doğmuş olduğum köşkün çaprazındaydı. Hemen yanında bir verem savaş dispanseri ve Etfal Hastanesi yer alırdı. İlkokulun hemen arkasında ise derin bir vadi başlardı. Zaman zaman 80 kişiyi aşan sınıfımızın yarısı, yol, kanalizasyon ve suyun olmadığı bu vadideki evlerden gelen yoksul ailelerin çocuklarıydı. Diğer yarısı ise Şişli’nin orta gelirli ailelerinin çocuklarından oluşurdu. Biz de zaman zaman Balçık Tarla adı verilen bu vadideki mahalleye gider orada yaşayan arkadaşlarımızla kalaslar üzerinden açıkta akan lağım sularını aşar, koşturur, şeytan uçurtmaları uçururduk. O bölgenin bugünkü adı artık Fulya mahallesi. Sanırım Balçık Tarla, İstanbul’un ilk ortadan kalkan gecekondu semtlerinden biri, belki de ilkidir.
Sınıfımızda okuyanların aileleri arasında bu düzeyde keskin bir gelir seviyesi farkı olduğundan, Nermin Öğretmen yoksul ailelerden gelen çocukların sorunlarını çözmek ve ezilmelerini önlemek için sürekli çözümler arardı. Bunlardan biri Şişli’nin planlı yerleşim bölgelerinden gelen bizleri Balçık Tarla’dan gelenlerle eşleştirmekti. Bu arkadaşlarımızı kırmadan, kendilerine basit yardımlar yapmamız için annelerimizle planlar yapardı.
Binin üzerinde öğrencinin iki devreli olarak eğitim gördüğü bir sırada üç kişinin oturduğu okulumuzda, o zamanlar dersler arasında 20 dakika beslenme molası verilirdi. Bu süre içerisinde sandviç, ayran ve meyve yenirdi. Ayranlar ABD yardımı olarak verilmiş süt tozlarından yapılır ve hademeler tarafından mola öncesi güğümlerle sınıfların kapısına bırakılırdı. Nermin Öğretmen meyve konusunda da son derece disiplinliydi. Çilek, muz gibi kokulu ve pahalı meyvalar yasaktı. Genellikle dönüşümlü olarak elma ve mandalina yenirdi. Balçık Tarla’dan gelen çocukların meyvelerini orta gelirli ailelerden gelen bizler getirir, kendileriyle paylaşırdık. Sınıfa kirli veya yırtık kıyafetlerle gelmek yasaktı ama yamalı kıyafet kabul edilir, hatta tüm sınıfa yamalı kıyafetin ayıp olmadığı anlatılırdı. Türkiye’de o dönemde kişi başına milli gelir 600 dolar civarındaydı. Düzenli olarak tırnak ve bit kontrolü de yapılırdı. Her yıl sağlık müdürlüğünden gelen bir ekip tüm gerekli aşıları yapardı. Sadece verem aşısı için komşu dispansere gidilirdi.
Sınıfımızda üst gelir grubundan da bir iki öğrenci vardı. Onların ailelerinden talepler daha da farklı olurdu. Örneğin çocuk felci nedeniyle bir kolu engelli hale gelmiş bir arkadaşımızın sorunu, Nermin Hanım’ın girişimleri sonucunda, babası o zamanlar Osmanbey’de bulunan Ömür Kliniği’nin sahibi olan bir sınıf arkadaşımız sayesinde ameliyat edilmişti.
İlkokulda çalışkan ve başarılı bir öğrenciydim. Daha o yıllarda ciddi bir okuma merakım vardı. Herhalde hem annemin hem de babamın sürekli bir şeyler okumasının bunda etkisi olmuştur. Eve her gün başta Cumhuriyet olmak üzere en az iki gazete girerdi. Bu bazen üçe bile çıkardı. Cumhuriyet’in yanında, yazar kadrosuna göre Akşam, Milliyet ya da Yeni Ortam yerini alırdı. Daha ilkokula başlamadan önce bile akşamları babamın kucağına oturur Cumhuriyet’teki üç kutudan oluşan ve yazısız olan Oscar ve Nimbüs karikatürlerine birlikte bakardık. Bu şekilde babam bana karikatürlerde ne anlatılmak istendiğini öğretmiştir. Babam akşamları dönüşümlü olarak üç kitap okur, biri mutlaka yakın tarihimizle ilgili olurdu.
Okumayı söktükten sonra Halaskargazi Caddesi’ndeki bir kırtasiyeciden harçlığımla Özyürek Yayınları’nın çocuk kitaplarını almaya başladım. Ancak bir süre sonra benim yaşıma uygun Türkçe’deki tüm kitaplar bittiğinden yeni kitap basılmasını bekler hale gelmiştim. Ayrıca Doğan Kardeş Dergisi’ne de aboneydim. Bu sorunu ancak ortaokulda Almanca öğrenmeye başlayınca aşabilmiştim. Alman dilindeki çocuk kitapları, bende sanki banyo küvetinde yüzerken birden denize açılmışım gibi bir his uyandırmıştı. Artık okunacak yüzlerce kitap vardı. Bir yandan da ortaokul çağında okuyabileceğim tüm Türkçe kitapları çıkar çıkmaz alıyor ve okuyordum. Bu okuma arzum hala devam ediyor.
İlkokul dönemi boyunca genellikle Cemal ve Erdal isimli arkadaşlarımla beraber aynı sırayı paylaştık. Genellikle diyorum, zira çok yaramazlık yaptığımızdan, bir süre sonra Nermin Öğretmen bizi ayırırdı. Ama sokakta yaramazlık devam ederdi. Arada bir okul çıkışı eve dönerken çantalarımızı kalkan, cetvellerimizi kılıç yaparak, sınıftaki kızları kovalardık. Bir gün yolda sınıf arkadaşımız Renan’ın babası İstanbul Radyosu Türk sanat müziği sanatçısı Rıza Rit bizim önümüzü kesti ve kızları kovalamamamızı sert bir şekilde tembihledi. Oldukça yapılı olan Rıza Bey’in o gün üzerindeki pardösüsünü, kızıl saçlarını hala dün gibi hatırlıyorum. Korkudan bir daha kılıç kalkan oynamamıştık. Cemal daha sonra İTÜ’den mezun olup metalürji mühendisi oldu. Erdal ise İstanbul Üniversitesi’nde kimya okudu.
O yaşlarda kızlar erkeklerden çok daha hızlı gelişim gösterir. Bizim sınıfta da ilk yıllarda kızların bazıları bizlerden daha iri yapılıydı. Bu kızlardan biri de Nilgün’dü. Erkekleri korkutmaktan hoşlanan Nilgün’den dayak yememek için onun yanında daha dikkatli davranırdık. Nilgün’ü kılıç kalkan ile tehdit etmek söz konusu bile olamazdı.
İlkokul döneminden hatırladığım önemli olaylardan biri Kennedy’nin ölümüdür. Suikast haberini bir sabah Nermin Hanım bize Cumhuriyet Gazetesi’nden okumuştu. Biz üç kafadarı bu haber çok etkilememiş olacak ki teneffüste, ben Cemal ve Erdal neşeyle oynarken yanımıza sınıf arkadaşımız Funda geldi ve bizi yas tutmak yerine oyun oynadığımız için sıkı bir azarladı. 1962 yılında A.B.D başkanı için yas tutmamak ilkokulda bile tepki çekiyordu anlaşılan. Bakalım Trump’ın ölümünde de ilköğretim okullarımızda benzer bir tepki olacak mı?
Aile içerisinde ya da annem ve babamın arkadaşlarıyla yaptığı politik sohbetlere ben de epey kulak misafiri oluyordum. O nedenle olacak ilkokul üçüncü sınıfta yazdığım ve epey ses getiren bir tahririm (kompozisyonum) olmuştu. Her sabah andımızla başlayan ve Türklerin ne kadar özel bir ulus olduğu doktrini ile bezenmiş eğitimimize rağmen, ben yazdığım tahrirde aslında bizim az gelişmiş bir ülke olduğumuzu, halkımızın eğitim yetersizliğini anlatmış ve durumumuzun pek de öğünülecek bir hali olmadığını, toplumca daha çok çaba göstermemiz gerektiğini yazmıştım. Tahririmin, Nermin Hanım tarafından annelerle yapılan bir toplantıya getirilmiş ve övgüyle okunmuş olduğunu sonradan öğrendim.
Perihan Sokak’taki evimizden okula gitmek için önce iki paralel sokağı, sonra Abide-i Hürriyet Caddesini aşmak gerekiyordu. Daha sonra Şişli Meydanı’na yürümek ve yaya geçidi olan bir yerden Halaskargazi Caddesi’ni geçmek gerekiyordu. Arkasından paralel iki sokağı daha aşarak üçüncü sokağın başında olan okula varılıyordu. Uzunca bu yol biz çocuklar için daha da zordu. Sokakları kendi başımıza aşardık. Trafik bu kadar fazla değil, nüfus daha azdı. Sokaklar daha güvenli, insanlar daha güvenilirdi. Okul yolunda tek zorlu yer Halaskargazi Caddesi geçişiydi. Orada da dersler başlamadan ve bittikten sonra hep aynı polis görev yapar, yolu keser ve güler yüzle bizim karşıdan karşıya geçmemizi sağlardı. O bizim Tahsin Amcamızdı.
İlkokulda üçüncü sınıftan itibaren yavrukurt olunabiliyordu, yani izciliğe hazırlık. Yavrukurtları çalıştıran Seha Bey isimli bir oymakbaşımız vardı. Seha Bey İstanbul Erkek Lisesi mezunu, çok mert, hafif deli dolu birisiydi. Babamın da liseden arkadaşıymış. Oymağımızın adı, Erkek Lisesi’nin oymağı gibi, Sakarya idi. Oymak marşı da aynıydı.
Uğrunda oymağın her zinde ferdi
Şanlı Sakarya’ya candan söz verdi.
Kar, fırtına, bora sükun bulacak,
Sana yıldırımlar, sana yıldırımlar selam duracak…
Seha Bey zaten Erkek Lisesi izcilerinin de oymakbaşıydı. Ben kendisiyle Şehit Fethi Bey obasının bir üyesi olarak üçüncü sınıfta tanıştım. Obamızın ismine uygun olarak üniformalarımız havacı mavisiydi. Haftanın bir günü eğitimlerimiz olurdu. 23 Nisan’da da Tepebaşı’ndan başlayarak İstiklal Caddesi’den geçerek Taksim’e ulaşır ve Şişli’ye kadar tören geçişi yapardık. İstanbul yavrukurt oymaklarının numaraları da olurdu ve bizim oymağın numarası ‘1’ idi. O nedenle törende ilk biz geçerdik. Yol bizler için çok uzun olduğundan bayılanlar olur, ama biz kalanlar okula kadar yürürdük. Harbiye’de Atatürk anıtı önünde de kısa bir tören yapılırdı. Son sınıfa, yani beşinci sınıfa geldiğimde trompetçi oldum. Artık tüm oymağın başında bayraktarın hemen arkasında yürüyecektim.
Ancak, son hazırlıkların yapıldığı 23 Nisan’dan bir gün evvel, çalışma esnasında trompetim patladı. Hazırlıkları izleyen okul müdürü beni herkesin önünde azarladı, çalışmadan beni kovdu ve ertesi gün törene gelmememi söyleyerek eve yolladı. Ne kadar iyi bir pedagogmuş!
Ağlayarak eve döndüm. Hem törene katılamayacağım için hem de herkes önünde azarlanıp, kovulduğum için çok üzgündüm. Akşam saat 21:00 civarı evimizin kapısı çalındı. Babam kapıyı açtığında dışarıda Seha Bey duruyordu. Elinde de tamir edilmiş trompet…
Anılarımı paylaştığım ilkokulum artık yok. O mekanda bir imam hatip ortaokulu açıldı. Şimdi de lisans eğitimimi aldığım Boğaziçi Üniversitesi yok ediliyor. Yakında yerine bir medrese açılırsa hiç şaşırmayacağım. Ama umutsuzluğa da kapılmamak lazım. Şimdi her şeyin çok güzel olacağı günler için pijamaları çıkarma vakti…
Yazarın Diğer Yazıları
Bu gönderi kategorisi hakkında gerçek zamanlı güncellemeleri doğrudan bildirim almak için tıklayın.










